İşsizlikle, yoksullukla, güvencesiz ve ucuz istihdamla mücadelede insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliğini hedefleyen makroekonomik politikalar benimsenmek durumunda. Kadın ve erkek istihdamı arasındaki büyük fark, “nakit transferi politikaları (yani hazır para aktarımı)” ile kadınların iş hayatından ve sosyal hayattan uzaklaştırılmasıyla değil, güçlü bir büyüme sonucunda genişleyen iş gücü piyasasında kadınların olumlu koşullarda ve sigortalı işlerde çalışmasıyla kapanmalı.

Bir toplumda yaşanan her türlü felaket öncelikle dezavantajlı grupları vuruyor. Yani, kadınları, çocukları ve yaşlıları. Ekonomik krizler de öyle. Kriz koşullarında cinsiyete yönelik algı daha da ön plana çıkıyor. Ülkemizdeki baskın ataerkil sistem sebebiyle zaten ezilen kadınlar, ekonomik kriz sebebiyle bir kat daha ezilecekler. Peki ekonomik kriz kadınları nasıl etkiliyor? Çözüme yönelik öneriler neler?

KADINA YÖNELİK ŞİDDET BAKIMINDAN ETKİLERİ

Kriz dönemlerinde “İflas eden baba, karısını ve çocuklarını öldürdü, sonra da intihar etti” gibi haberler artar. İşini kaybeden ya da işleri kötüye giden erkek stresini ilk olarak ailesine yansıtıyor çünkü. Kriz sebebiyle yaşanan maddi sıkıntılar sebebiyle eşler arasında tartışmalar artıyor ve kadınlar daha fazla şiddete uğruyor. Kadın bu süreçte –erkek egemen zihniyetin tarih boyu kendisine yüklediği üzere- erkeği sakinleştirmekle, idare etmekle, erkeğe güç vermekle yükümlü genelde. Örneğin Güney Kore krizinde hükümet “Kocalarınıza Enerji Verin!” diye bir slogan üretiyor ve böylece krizin erkekler üzerindeki etkisini hafifletmeye çalışıyor. Bunu yapmayan kadın derhal “nankörlükle, müsriflikle, bencillikle” suçlanıyor, hakarete ve fiziksel şiddete uğruyor. Örneğin yine 1997 Güney Kore Krizi’nde ev içi şiddete uğradığı için Kadınlar için Yardım Hattı’nı arayan kadınların sayısı, krizden hemen sonra 1998 yılında bir önceki yıla göre yedi kat artış göstermiş. Ekonomik şiddet ise krizin doğal getirisi oluyor zaten.

Şiddet yalnızca evdeki eşten gelmiyor aslında, kadınların aile dışında şiddete uğrama riski de artıyor, neticede toplum topyekün geriliyor. Ya da mesela Yunanistan krizinde, Panteione Üniversitesi’nden sosyoloji profesörü Gregory Laxos ve ekibi, başkent Atina’da 17 bin hayat kadınını kapsayan bir araştırma yapmış ve bazı kadınların sırf karınlarını doyurabilmek için, bir kek ya da tost parasına seks işçiliği yaptığını söylüyor. Bilmemiz gerekir ki, bu da bir şiddet biçimi.

NE YAPMALI?

Bu süreçte kadınların korunmasına özellikle önem verilmesinin hayati bir anlamı var. Her ne kadar 6284 Sayılı Ailenin ve Kadının Korunması’na yönelik yasa “yuva yıkan yasa” olarak karalanmaya çalışılsa da, esasında tam olarak bu amaçla yapılmış bir yasa. Doğru ve tam uygulandığında can simidi niteliğinde hayat kurtaran bir yasa. Bununla birlikte acil yardım hatları oluşturulması ve aktifleştirilmesi de önemli.

İSTİHDAM BAKIMINDAN ETKİLERİ

Kriz sebebiyle özel sektörde ve kamuda kendini gösteren ekonomik daralmanın ilk sonuçlarından biri işsizlik. İşten çıkarmalarda her daim ilk gözden çıkarılanlar kadınlar oluyor. Örneğin Türkiye’deki Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerin ardından kadın işgücünün % 33’ünün işsiz kaldığı biliniyor. Bu yalnızca kriz dönemlerine özgü bir durum değil. Fakat kriz dönemlerine özgü olarak tüm dünyada bir gerçek var ki o da şu: Bu dönemlerde bir yandan kadın istihdamı artıyor. Çünkü krizle birlikte maddi sıkıntıya düşen ve yoksul kesimde kadın “güvencesiz ve ucuz” işgücü olarak çalışmaya zorunda kalıyor. Hatta çocuklar da. Yani kadın zor zamanlarda devreye giren ve teknik tabiriyle “esnek koşullarda” (kötü koşullarda, zor/niteliksiz işlerde gerekirse yarı zamanlı/geçici) çalışabilen bir nevi “yedek/ek işçi” görevi görüyor (Kadınların ilk işten çıkarılan olmalarıyla, güvencesiz ve ucuz işgücü olarak devreye girmeleri arasında ince bir fark olduğunu hemen belirteyim).

Ülkemizde kadın istihdamı oranı, yüzde 60 civarındaki Avrupa ortalamasına göre bir hayli düşük; ortalama yüzde 70’e (erkek) yüzde 30 (kadın) civarında. Dünyadaki ve bilhassa Türkiye’deki ekonomik krizlere ilişkin istatistikleri kadınlar bakımından incelediğinizde hep kriz dönemlerinde kadın istihdamının arttığını, kadın-erkek istihdam oranları arasındaki farkın azaldığını kriz ertesinde ise tekrar düşüşe geçtiğini görürüz. Yani bu gerçek bir iyileşme değil. Sebebi de yukarıda açıkladığımız durum. Somut örnekle açıklayacak olursak; 2008 küresel kriz döneminde erkek işsiz sayısı yüzde 57, kadın işsiz sayısı ise yüzde 45 oranında artmış. Diğer bir deyişle, erkek istihdamı krizden kadın istihdamına göre daha fazla etkilenmiştir. Ancak, toparlanma döneminde bunun tam aksi bir durum ortaya çıkmış. İşsiz sayısının tavan yaptığı Mayıs 2009 döneminden Aralık 2010’a kadar geçen sürede, erkek işsiz sayısı yüzde 29 oranında azalırken kadın işsiz sayısı yalnızca yüzde 4 oranında azalmış.

Kadının güvencesiz ve ucuz işgücü olarak “kullanılması” özellikle “ev eksenli çalışmalarda” kendini gösteriyor. Çünkü kadının doğasının bu tür işleri yapmaya zaten elverişli olduğu genel yanılgısıyla kadınlar “zaten yaptıkları” işten para kazanmaya yönlendiriliyorlar. Örneğin; sosyal devlet ilkesi gereği aslında devletin ücretsiz yapması gereken hasta, yaşlı ve çocuk bakımı kadının sırtına yük olarak bindiriliyor. Zira, bu görevini zaten tam olarak yerine getirmeyen devlet kriz sürecinde bu alanda da masrafı kısmaya çalışıyor, bakım hizmetlerini özelleştirmeye gidiyor ve bakım ihtiyacı yine kadınlar kayıt dışı ve ucuza çalıştırılarak giderilmeye çalışılıyor.

Tüm bunlar neticesinde kadınlar nitelikli işgücüne sağlanan imkanlardan faydalanamamakla birlikte, iş becerilerini de geliştiremiyorlar, nitelikli iş gücü piyasasına giremiyorlar ve sömürülmeye mahkum ediliyorlar.

Üstelik kadınlar, biliyorsunuz ki sadece işte değil evde de çalışmaya devam ediyorlar. Kadının özellikle yarı zamanlı çalışma yapması evdeki geleneksel iş bölümüne etki de etmiyor. Kadın tam zamanlı çalıştığında erkek bir miktar evdeki işe yardımcı olmak zorunda hissedebiliyor kendini; fakat yarı zamanlı çalışmada bu da olmuyor. Çalışmayan kadınlarda ise, kemer sıkma çabası sebebiyle evdeki iş yükü daha da artıyor.

NE YAPMALI?

İşsizlikle, yoksullukla, güvencesiz ve ucuz istihdamla mücadelede insan hakları ve toplumsal cinsiyet eşitliğini hedefleyen makroekonomik politikalar benimsenmek durumunda. Kadın ve erkek istihdamı arasındaki büyük fark, “nakit transferi politikaları (yani hazır para aktarımı)” ile kadınların iş hayatından ve sosyal hayattan uzaklaştırılmasıyla değil, güçlü bir büyüme sonucunda genişleyen iş gücü piyasasında kadınların olumlu koşullarda ve sigortalı işlerde çalışmasıyla kapanmalı. Örneğin CHP, kaç seçimdir “Aile Sigortası” vaadinde bulunuyor. Bu vaade göre, yoksul ve maddi sıkıntı içerisindeki ailelere yardım yapılıyor; fakat bu yardım kadını güçlendirmek üzere kadına verilerek yapılıyor.

Kriz dönemlerinde devlet kadının sırtına kayıt dışı ve ucuz işgücü olarak binecek alanlardan kısmak yerine, bu alanlarda özellikle kamulaştırmaya gitmeli, bunun yerine rantçı ekonomiden kısmalı örneğin. Kooperatifleşmeye ağırlık verilmeli ve kadının üretim hayatına katılması teşvik edilmeli. Kadın hakları aktivistleri, toplumsal cinsiyet eşitliği savunucuları ve feminist iktisatçılar ise bunların yaratılmasına katkıda bulunmalı.

GIDAYA ERİŞİM VE SAĞLIK BAKIMINDAN ETKİLERİ

Krizin etkisiyle artan fiyatlar ve azalan gelir sebebiyle gıdaya erişim de güçleşiyor. Bu da beslenme yetersizliğine ve dolayısıyla hastalıklara sebep oluyor. Yine yukarıda bahsettiğimiz üzere kadınların hem işte hem evde uzun saatler, kötü koşullarda, ağır işlerde çalışması onları daha fazla etkiliyor. İşsizliğin ve sigortasız çalıştırmaların artması ya da sigorta primlerinin yatırılmasında aksamalar insanların gerekli ücretsiz tedaviyi almalarını da engelliyor. Özel hastanelere hiç giremiyorlar zaten. Bununla birlikte, ilaç fiyatları artıyor ve ilaca ulaşım da güçleşiyor.

Gıdaya erişimin güçleşmesi ve sağlığın bozulması neticesinde bebek ölümleri de artıyor. Aşı bile pahalanıyor çünkü. 2001-02 yıllarında Arjantin’de yaşanan kriz sırasında yürütülen araştırmalar, ailelerin %38’inin çocuklarının koruyucu hizmetlerden faydalanması için yaptıkları harcamaları azalttıklarını gösteriyor. Örneğin, 1980’lerin sonunda Peru’da yaşanan ekonomik krizin bebek ölümleri ile ilişkisini araştırılmış ve kriz döneminde doğmuş bebeklerdeki ölüm hızının, kriz öncesinde doğanlara göre %2,5 arttığı tespit edilmiş.

Özellikle kırsal ve yerli kadınlar, göçmen kadınlar, seks işçileri, queer bireyler ve HIV/AIDS pozitif kadınlar gibi yoksul ve marjinalleştirilmiş kadınların sağlıkları diğerlerine oranla çok daha fazla etkileniyor. Alkol ve uyuşturucu kullanımı artıyor. ABD’deki krizde işsiz olan uyuşturucu kullanıcılarının tahmini toplamı 2 yıl içinde 1.3 milyondan 2.5 milyona yükseldiği tespit edilmiş örneğin.

Krizin sağlığa etkisi yalnızca fiziksel değil elbette. Dünya Sağlık Örgütü’nün tanımına göre sağlık; “yalnız hastalık ve sakatlığın olmayışı değil, bedenen, ruhen ve sosyal yönden tam bir iyilik halidir”. Krizle birlikte insanların ruh sağlığı da bozuluyor, intihar oranı artıyor. Örneğin işini kaybedenlerde çalışanlara oranla 2 kat daha fazla depresyon gözlenmiş. Türkiye’de 2001 kriziyle birlikte ticari başarısızlık sebepli intiharların payı %22,6’dan %26,0’a yükselmiş.

NE YAPMALI? 

Dünya Sağlık Örgütü’nün önerileriyle toparlayacak olursak; Sağlık Bakanlığı bünyesinde hızlıca veri toplayarak stratejik plan oluşturmak üzere anti-kriz birimi oluşturmak, mevcut kalkınma plan ve programları revize edip gelişmiş ekipmanlara ve altyapıya yapılacak yatırımlar yerine, işgücü ve hizmete yönelik yatırımları daha fazla desteklemek, kaynakları sağlık sisteminin önceliklerine kaydırmak, ilaç ve ekipmanların maliyetini düşürecek yaklaşımları araştırmak, gıda fiyatlarını sabitlenmek/düşürülmek, sağlık sigortası primlerinin yatırılmasına destek olmak, sivil toplum örgütlerinin rolünü, hem hizmet sunumu hem de savunuculuk açısından kriz dönemlerinde daha da ön plana çıkarmak yapılabilecekler arasında en önemlileri diyebiliriz.

EĞİTİM BAKIMINDAN ETKİLERİ

Türkiye’de hali hazırda kadın eğitim seviyesi düşük. Eğitim seviyesi düşük kadınlar ise genelde katma değeri yüksek olmayan işlerde düşük ücretle çalışıyorlar. Bu sebeple çoğu kadın ev kadını olmayı tercih ediyor. Oysa eğitim seviyesi yükselen kadın nitelikli işlerde kendini gösterip hayatın içinde aktif rol alarak ataerkil sistemi de zayıflatıyor.

Krizle birlikte, devlet önceliği ekonomik ve parasal alanlarda iyileştirmeye vererek eğitime ayrılan bütçede kısıtlamalara gidiyor. Buna bağlı olarak eğitim sektöründe işten çıkarmalar yaşanıyor ve eğitim sektöründe nispeten ağırlıklı olan kadınlar, en başta belirttiğimiz üzere ilk işten çıkarılanlar oluyor. Bunun bir örneği İtalya’da kriz döneminde çok belirgin yaşanmıştı.

Bununla birlikte, yoksul aileler krizle birlikte masrafı azaltmak için çocuklarını okula göndermeme yoluna gidebiliyorlar ya da çocuklarını çalıştırmaya başlıyorlar. Ve yine elbette kız çocukları bu durumdan daha çok etkileniyor. Böylece, kadının toplum içindeki ikincilliği kısır bir döngü olarak sürüp gidiyor. Oysa, iyi eğitimli kadınlar bir ülkedeki hizmet kalitesini de artırır ve uzun vadede o ülke refah ve demokrasi seviyesi de artar.

NE YAPMALI?

Krizi yönetebilmek için eğitime ayrılan paydan kısmak uzun vadede bir ülkeye yapılabilecek en büyük kötülük olacaktır. Okul çağına gelmiş çocukları bulunan ailelerin yerel yönetimlerce tespiti ve çocukların okul hayatına devam edip etmediğinin kontrolü sanırım en önemlisi. Elbette eğitimin bir sosyal devlet anlayışı olarak tamamen ücretsiz hale getirilmesi ve bunun korunması hayati önem taşıyor. Bununla birlikte, eğitime yapılacak yatırımlardan tasarruf edilmemesi ve bu alanda kayıt dışı ekonominin engellenmesi için gerekli önlemlerin alınması da son derece önemli.

GÖÇ VE GÖÇMENLER BAKIMINDAN ETKİLERİ

Ekonomik krizin kadınlara etkileri çok çeşitli olmakla birlikte en belirginlerinden biri olan “göç ve göçmen kadınlar”a olan etkisinden de bahsederek yazıyı sonlandıralım. Ekonomik krizin olduğu ülkelerde insanların yaşamlarını devam ettirebilmek için göç etmeye zorlanması işin bir boyutu, göçmen insanların ekonomik kriz olan bir ülkede yaşadığı zorluklar ise diğer boyutudur.

Krizin kadınlara etkisi bakımından daha ziyade ikinci boyutuyla ele alacak olursak; krize bağlı olarak göçmen kadınlar insan onuruna yakışır bir iş bulmakta ve işlerinde istikrar sağlamada zorlanmaktalar. Göçmen kadınların ise en az yarısı kadın. Kadınlar Afrika ve Latin Amerika’dan göçmen işçi akışının en az %50’sini, Güney ve Güneydoğu Asya bölgelerinden gelenlerin yaklaşık %80’ini oluşturuyor (Alberdi, I. -2009 “The World Economic and Financial Crisis: What Will It Mean for Gender Equality). Ülkemizdeki Rus yahut Türkmen kökenli bakım hizmeti veren kadınları düşünün. Ya da Suriyeli kadınları. Zaten neredeyse tamamı kayıt dışı çalışıyor. Birçoğu tacize maruz kalıyor. Hatta biliyorsunuz Suriyeli kadınlar “kuma” olarak sömürülüyor. Bilhassa tekstilde ucuz ve kayıt dışı işgücü olarak istihdam edilmeleri, ülkenin yoksul yurttaşlarının iş imkanlarını da kısıtlıyor. Ülkede yabancı düşmanlığı gelişiyor ve bu durum toplumsal barışı tehdit ediyor.

NE YAPMALI? 

Buradaki çözüm önerisi ise yukarı başlıklardaki önerilerden pek de farklı değil aslında. Kadın her yerde ikinci cins. Tek fark bu kadınların bir de göçmen olması. Kendilerine hukuki statülerinin verilmesi ve bu kapsamda gereğinin takip edilmesi gerekiyor. Kadınlar bakımından koruyucu önlemlerin hassasiyetle uygulanması ve her türlü bürokratik işlemde kadınlara öncelik verilmesi önemli.